Politika Durağı

Nisan 6, 2009

CHP’de Silkinme Halmeleri

Kategori: politika — imotep41 @ 10:40 am
Tags: , , , , , , , ,

Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye’nin en eski partisi, bunun parti üzerinde oluşturduğu olumsuz bazı şeyler var bunlardan biri partinin üzerindeki eskimişlik.

29 Mart 2009 seçimleri CHP’nin aldığı en yüksek oy 1980 sonrasın için,bunun tabiki sebepleri var fakat bir başka ince ayrıntı ise CHP’nin bu seçimlerde belediye oyları ise %29 civarında bu en önemli noktası seçimin.Türkiye’de solu %30 dan ibaret olarak gören insanların tezini yok etmeye yetecektir çünkü insanlar CHP ye belediyede %29 oy oranı ile destek verebiliyorsa bunu genel seçimlere yansıtmakta çok imkansız gözükmese gerek.29 Mart sonrası CHP lideri Deniz Baykal çıkıp seçimi değerlendirirken ilk defa iktidar hedefini açıktan anlatmaya bir yere oturtmaya başladı.Sayın Baykal CHP’nin kadrolarında revizyon ihtiyacının belirdiğini ve bunu kısa sürede gidereceğini söyledi.%23 ile CHP için başarı mı diye ses çıkartanlar yine bir noktayı kaçırıyor Bülent Ecevit Kenya fatihi diye nitelendirilği zamanda bu kadar oy almayarak Başbakan olmuştu.CHP’nin aldığı bu oy oranında çoğunluğun düşüncesinin aksine adaylar değil Deniz Baykal’ın işsizlikten dem vurması çok etkili oldu.Sayın Erdoğan bundan o kadar şikayetçi oldu ki CHP’yi laiklik konusuna ,tek parti dönemine çekmeye çalıştı çünkü bu konulardan uzaklaşmak onun gücünü korumasını sağlayacaktı fakat olmadı ve AKP büyük bir oy kaybına uğradı,düşüşe geçti.Bundan sonra ne olacak işte asıl soru bu çünkü AKP’nin bir daha tek başına iktidar olması çok imkanlı birşey gözükmüyor, MHP ile birlikte CHP ise büyüyen oylarını genel seçimlerde üst seviyelere getirmek için çalışacaklar.CHP 1989 yılında SHP’nin yaptığı iç çekişme mücadelesi gibi şeyler ile boğuşmazsa Hükümeti kurma yetkisini alabilir .CHP bu sefer 1970 dönemi gibi varoşlara yönelmeye başlamalı geçmişteki kıyı şeridi yeniden eline geçti müim olan artık içerilere gitmesi hatta ve hatta doğu bölgelere yönelmesi gerekiyor.

Bunların hepsini ilerleyen zamanlarda hep birlikte göreceğiz.

Ekim 9, 2008

Bir Eski Para Başkanı

Amerikan Merkez Bankası eski başkanı Alan Greenspan dünya piyasalarında yaşanan son dalgalanmanın borsalarda daha önce yaşanan krizlere özdeşlikler taşıdığını söyledi.

 

Amerikan Merkez Bankası (FED)’in yaklaşık 18 yıl başkanlığını yürüten Greenspan, bugünkü durumu 1987 ve 2005′teki krizlerlerle karşılaştırdı.

Greenspan, “Piyasalarda son yedi haftadır gözlediğimiz davranış, 1998 yılında yaşadıklarımızla ve 1987 yılında gördüğümüz borsa çöküşü ile özdeşlikler taşıyor,” dedi.

Greenspan ABD emlak piyasasında yaşanan krizin tetiklediği küresel kredi sıkışıklığının da “korku” nedeniyle yaşandığını söyledi.

Wall Street Journal gazetesine göre, Greenspan Washington’da yaptığı bir konuşmasında, ABD mali piyasalarında yaşanan paniğin, bankalara karşı duyulan güvenin çökmesi nedeniyle tetiklendiğini söyledi.

Greenspan bu sözleri, Brooking Papers on Economic Activity adlı bir akademik derginin düzenlediği bir toplantıda söyledi.

Amerikan Merkez Bankası, ödeme gücü zayıf veya kötü bir kredi geçmişi olan kişilere verilen kredilerin 100 milyar dolar zarara neden olabileceğini belirtmiş ve bankaların daha ucuza borçlanmalarını sağlayabilmek için kredi faiz hadlerini kısma baskısı altında kalmıştı.

1987 yılında Amerikan borsaları, savaş zamanları dışında yaşanan en büyük çöküşe sahne olmuş ve dünyanın önde gelen şirketlerinin hisselerinin endekslendiği Dow Jones endeksinde yüzde 20′den fazla bir düşüş gerçekleşmişti.

1997yılında ise Rusya ve Brezilya’ya da sıçrayan ise Aysa mali krizi tarafından tetiklenen mali krizler Long Term Capital Management adlı hedge fon olarak da bilinen ihtiyat fonu şirketindeki mali sorunlara yol açmıştı.

Eylül 25, 2008

Kılıçdaroğlu-Fırat

25 eylül perşembe saat 14:30′da herkes tarafından büyük düello diye tanımlanan karşılaşma tahminlerin dışında gayet sakin geçti,peki bu sadece öylesine iki siyasetçinin konuşması mıydı? Öncelikle Kılıçdaroğlu’nun belgeleri gereken patlamayı yaptı,bir iktidar partisinin genel başkan yardımcısı hayali ihracat yapmıştı,AKP sempatizanları birden böyle bir kelime duysa çılgına dönerdi fakat bu belge öyle üstünde durulmayacak bir belge değil danıştay imzalı çok sağlam bir delil onun için halkta acaba gibi bir düşünce oldu.Bu karşılaşma sonrasında çoğu yorumcu ortada kaldı dedi ama 2000 yılına ait danıştay imzalı belgenin doğruluğunda hepsi aynı düşüncedeydi.Bu tartışmanın halk tarafında nasıl algılandığını şuradan çok açık bir şekilde anlamak mümkün 133402 kişinin oy kullandığı bir ankette %58,8 Kılıçdaroğlu haklı çıktı,bu ankette Fırat ise %41,2 oranında haklı görüldü.Bu ülkede en çok oy kaybettiren olay yolsuzluk suçlamalarının yoğunlaşması ve halkın inanması, şimdide yerel seçimlerde AKP’ye kolay gelsin

Eylül 16, 2008

Fener’in Işıkları AKP’yi Eritiyor

             Türkiye Cumhuriyeti devleti hiçbir zaman böyle bir iktidar görmeyecek çok kesin ve sert bir giriş ama bu net olarak gözüküyor.Bir devlet başbakanı hemde muhafazakar oldugunu söyleyen bir başbakan benim bile ne kadar karşısında bile olsam yok yapmaz diyeceğim şeylerle anılıyor.Deniz Feneri davasında kişilerin hepsi başbakan gibi düşünen ve din ile para toplayan insanlar,bu davada şu anda direkt başbakanı suçlamak çok adaletli olmayabilir fakat onun iktidarda olduğu bir dönemde bunların olması ve bu işin suçlularının Türkiye’de olduğunu bizzat mahkemede söylenmesi çok kötü.Bir ülkede namussuz insanlar tabiki olabilir bu normal fakat hala bunun hakkında bir hareketin hukuk alanında ve siyaset alanında olmaması bir başka düşündürücü konu.Son yapılan seçim anketlerinde akp nin kararsılar dağıtılmadığı zaman oyu %32 civarında bu insanların yolsuzluk konusunda ne kadar hassas olduğunu gösteriyor.Şaban Dişli’nin gelen istifasıda bazı şeyleri kabullenme gibi algılandı halk tarafından eğer ki bu hızla yerel seçimlere girilirse ciddi bir oy kaybı akp için çok olası.CHP ise ilk defa başarılı muhalefet yapıyor Dişli’den gelen istifa,Deniz Feneri davasında avukat gibi bizzat mahkemede bulunup inceleme yapması çok başarılı hamleler fafat bu başarılarda açık şekilde bir kişiyi tebrik etmek gerekir Kemal Kılıçdaroğlu,canla başla ugraşıyor bulduğu herşeyi insanlara sunuyor ve akp yi bayağı zorluyor.Sanırım şuan başbakanın en sevmediği isim Baykal değil onun başkanvekili.

Eylül 8, 2008

Lenin:Sosyalizm ve Din

Kategori: Felsefe, politika — imotep41 @ 9:20 am
Tags: , , , , , , , ,

                                                                                                                                                                Bugünkü toplum, tamamen geniş emekçi kitlelerin nüfusunun ufak bir azınlığı; yani toprak sahipleri ve kapitalistler sınıfı tarafından sömürülmesi esası üzerine kurulmuştur. Bütün yaşamları boyunca kapitalistler hesabına çalışan “özgür” işçilere sadece kazanç sağlayan kölelerin yaşamını sürdürmeye, kapitalist köleliğin güvenini ve sürekliliğini sağlamaya yetecek oranda geçim olanağı “tanındığından”, bu toplum bir köle toplumudur.
      İşçilerin ekonomik baskı altında olmaları, kaçınılmaz biçimde her türlü siyasal baskıya, toplumsal aşağılanmaya, kitlelerin ruhsal ve moral çöküntüsünün artmasına yol açar. İşçiler ekonomik kurtuluşları adına az ya da çok ölçüde siyasal özgürlük elde etmek için savaşabilirler. Ne var ki, kapital gücü yönetimden yok edilmedikçe ne oranda olursa olsun elde edilecek siyasal özgürlük, işçileri yoksulluktan, işsizlikten ve baskıdan kurtaramayacaktır.
      Başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri dindir. Doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar. Din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. Oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cenette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. Böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. Din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir.
      Ne var ki, köleliğinin bilincine varmış ve kurtuluşu için mücadeleye başlamış köle, kölelikten yarı yarıya çıkmış demektir. Fabrika endüstrisinin yetiştirdiği ve kent yaşamının aydınlattığı modern, sınıf bilinçli işçi, dinsel önyargıları bir yana atar, cenneti papazlara ve burjuva bağnazlarına bırakır ve bu dünyada kendisi için daha iyi bir yaşam elde etmeye çalışır. Bugünün proletaryası, din bulutuna karşı savaşta bilimden yararlanan ve işçileri bu dünyada daha iyi bir yaşam adına kavga vermek için birleştirerek öteki dünya inancından kurtaran sosyalizmin yanında yer alır.
      Din, kişinin özel sorunu olarak kabul edilmelidir. Sosyalistler, din konusundaki tavırlarını genellikle bu sözlerle belirtirler. Oysa herhangi bir yanlış anlamaya yol açmamak için bu sözlerin anlamı kesinlikle açıklanmalıdır. Devlet açısından ele alındığı sürece, dinin kişisel bir sorun olarak kalmasını isteriz. Ancak, Partimiz açısından dini kişisel bir sorun olarak göremeyiz. Dinin devletle ilişkisi olmaması, dinsel kurumların hükümete değin yetkileri bulunmaması gerekir.
      Herkes istediği dini izlemek ya da dinsiz, yani kural olarak bütün sosyalistler gibi ateist olmakta tamamen özgür olmalıdır. Vatandaşlar arasında dinsel inançları nedeniyle ayrım yapılmasına kesinlikle göz yumulamaz. Resmi belgelerde bir vatandaşın dininden söz edilmesine de son verilmelidir. Kiliseye ve dinsel kurumlara hiçbir devlet yardımı yapılmamalı, hiçbir ödenek verilmemelidir. Bunlar, devletten tamamen bağımsız, aynı düşüncedeki kişilerin oluşturduğu kurumlar niteliğinde olmalıdır. Ancak bu isteklerin kesinlikle yerine gelmesi halinde, kilisenin devlete Rus vatandaşların ise kiliseye feodal bağımlılıklarının sürdüğü, (bügüne kadar ceza yasalarımızda ve hukuk kitaplarımızda yer alan) engizisyon yasalarının var olduğu ve uygulandığı, insanları inançları ya da inançsızlıkları nedeniyle cezalandırdığı, insanların vicdan özgürlüğünü baltaladığı ve kilisenin şu ya da bu afyonlamasıyla hükümetten gelir ya da mevki sağladığı utanç verici geçmişe son verilebilir. Sosyalist proletaryanın modern devlet ve modern kiliseden istediği, kilise ile devletin birbirlerinden kesinlikle ayrılmasıdır.

      Rus devrimi, bu isteği siyasal özgürlüğün bir gereği olarak gerçekleştirmelidir. Polis yönetimli feodal otokrasiye bağlı memurların başkaldırısı, kilise evresinde bile huzursuzluk, tedirginlik ve öfke yarrattığı için din ve devleti ayırma isteğini gerçekleştirmek konusunda Rus devrimi özellikle elverişli bir ortamdadır. Rus Ortodoks din adamları her ne kadar cahilseler de, onlar bile Rusya’daki eski, ortaçağa uygun düzenin yıkılmasıyla patlayan gümbürtüden uyandılar. Onlar bile özgürlük isteğinde birleşiyor, onlar bile bürokratik uygulamalara ve memur zihniyetine, “Tanrının hizmetkârları”nı zorla polise casusluk ettirmek isteyenlere karşı çıkıyorlar. Biz sosyalistler, bu hareketi desteklemeli, kilisenin dürüst ve içten üyelerine doğru sonuca ulaşmaları konusunda yardımcı olmalı, onların özgürlük isteklerini sürdürmelerini sağlamalı ve kilise ile polis arasındaki ilişkiyi koparmalarını onlardan istemeliyiz. Ya içtenlikli ve dürüstsünüzdür, ki o zaman kilise ile devletin ve kilise ile okulun kesinlikle birbirlerinden ayrılmasından, dinin tamamen kişisel bir sorun olarak kabul edilmesinden yana olursunuz. Ya da özgürlük konusunda bu tutarlı istekleri benimsemezsiniz, ki o zaman da engizisyon geleneklerinin hâlâ tutsağı demeksinizdir; rahat memuriyetlerinize ve hükümet kaynaklı gelirlerinize bağlısınız demektir; silahınızın ruhsal gücüne inanmıyorsunuz ve devletten rüşvet almayı sürdürüyorsunuz demektir. O takdirde de bütün Rusya’daki sınıf bilinçli işçiler size amansız bir savaş açacaklardır.
      Sosyalist proletaryanın partisi açısından, din kişisel bir konu değildir. Partimiz, işçi sınıfının kurtuluşu adına bir araya gelmiş sınıf bilinçli, ileri savaşçıların toplandıkları bir yerdir. Böylesi bir birlik dinsel inanç biçiminde ortaya sürülen sınıf bilinci yoksunluğuna, bilgisizliğe ve geri kafalılığa kayıtsız kalamaz ve kalmamalıdır. Din diye tanımlanan ve halkın üzerine indirilen koyu sisle, sözlerimizi ve yazılarımızı kullanarak tamamen ideolojik silahlarla savaşabilmek için kilisenin kaldırılmasını istiyoruz. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisini, işçilerin her türlü dinsel uyutmacadan kurtulması adına mücadele etmek için kurduk. Bizim için ideolojik mücadele kişisel bir sorun değil, bütün Partinin, bütün proletaryanın sorunudur.
      Madem ki durum böyledir, o halde Programımızda ateist olduğumuzu neden açıklamıyoruz? Hıristiyanların ve öteki dinlere inananların partimize girmesini neden yasaklamıyoruz?
      Bu soruya verilecek cevap, din sorununun burjuva demokratları tarafından ortaya konuluşu ile Sosyal Demokratlar (Marksistler-b.n.) tarafından ortaya konuluşu arasındaki ayrımı belirleyecektir.
      Bizim Programımız tamamen bilimsel, dahası materyalist dünya görüşü temeli üzerindedir. Bu nedenle Programımızın açıklanması demek, din sisinin gerçek tarihsel ve ekonomik kökenlerinin açıklanmasını da zorunlu kılacak demektir. Propagandamız kaçınılmaz olarak ateizm propagandasını, gerekli bilimsel yayımların yapılmasını, otokrat feodal hükümetin bugüne kadar yasakladığı ve kovuşturduğu yazıların Parti çalışmalarımızın bir dalı haline getirilmesini de içermektedir. Bir zamanlar Engels’in Alman sosyalistlerine verdiği öğüdü şimdi bizim izlememiz gerekebilir: Onsekizinci yüzyıl Fransız Aydınlanma dönemi düşünür ve ateistlerinin yazıları çevirilmeli ve geniş ölçüde yayılmalıdır.
      Ancak, hiçbir koşulda din sorununu burjuva radikal demokratlarının sık sık yaptığı gibi, soyut, ülkücü bir biçimde, sınıf mücadelesinden kopuk “entellektüel” bir sorun olarak ortaya koymak yanlışına düşmememiz gerekir. Aşırı baskı temeline oturan ve işçilerin eğitilmediği bir toplumda, dinsel önyargıların sadece propaganda yöntemleriyle yok edilebileceğini sanmak budalalık olur. İnsanlığın üzerindeki din boyunduruğunun, toplumdaki ekonomik boyunduruğun bir sonucu ve yansıması olduğunu akıldan çıkarmak burjuva dar görüşlülüğünden başka birşey değildir. Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi mücadelesiyle aydınlanmadıkça, ne kadar bildiri dağıtılırsa dağıtılsın, ne kadar söz söylenirse söylensin proletaryayı aydınlatmak olanaksızdır. Bizim açımızdan ezilen sınıfın bu dünyada bir cennet yaratmak adına gerçek devrimci mücadelede birleşmesi, öteki dünya cenneti konusunda proletaryanın görüş birliğine gelmesinden daha önemlidir.
      İşte bu nedenle Programımızda ateist olduğumuzu belirtmiyoruz ve böyle davranmak zorundayız. İşte bu nedenle, eski önyargılarını henüz sürdüren proleterlerin Partimize katılmalarını engellemiyoruz ve engellememek zorundayız. Biz her zaman bilimsel dünya görüşünü öğütleyeceğiz ve çeşitli “Hıristiyanlar”ın tutarsızlıklarıyla savaşacağız. Fakat bu hiçbir zaman, yeri olmadığı halde din sorununun birinci plana alınması demek değildir. Yine bu hiçbir zaman, gerçekten devrimci ekonomik ve siyasal mücadele güçlerinin üçüncü sınıf görüşler ya da anlamsız fikirler nedeniyle birbirlerinden kopmasına, siyasal önemlerini kaybetmesine, ekonomik gelişim karşısında bir yana itilivermesine göz yummamız da demek değildir.
      Her yerde ve şimdilerde de Rusya’da reaksiyoner burjuvazi, gerçekten önemli, temel ekonomik ve siyasal sorunlardan, yani Rus proletaryasının devrimci mücadelede birleşmesiyle bugünlerde çözümlenmeye başlanmış olan sorunlardan kitlelerin dikkatini uzaklaştırmak amacıyla din adına mücadeleyi kendine uğraş edinmiştir. Bugün kendini Kara Yüzler kıyımlarında gösteren ve devrimci mücadeleyi bölmeyi amaçlayan bu reaksiyoner tutum, yarın çok başka ve çok ustalıklı biçimler alabilir. Biz, durum ne olursa olsun, bu reaksiyoner tutum karşısında serinkanlı, dirençli olacağız ve temelde olmayan ayrımların etkilemeyeceği bir öğretiyi, bilimsel dünya görüşünü ve proleter dayanışmasını öğreteceğiz.
      Dinin devletten ayrılması açısından, devrimci proletarya dini gerçekten kişisel bir sorun durumuna getirmeyi başaracaktır. Ve ortaçağ kalıntısı küflenmiş görüşlerden arınmış, bu siyasal düzende, proletarya, din aldatmacasının gerçek kaynağı olan ekonomik köleliğin kalkması için açık ve yaygın mücadele verecektir.
                                                   

                                                                                                               Vladimir Lenin

Ağustos 28, 2008

İkinci Kutup Sivriliyor

Dünya 1990 lı yıllardan sonra tek kutuplu bir hale geldi,Sovyetlerin dağılmasını çogu insan iyi olarak nitelendirdi fakat A.B.D. nin sazı eline alacağını hepsi unutmuştu.Rusya son yıllarda Vladimir Putin ile birlikte eski gücüne günden güne yaklaştı,bugün Amerika yanlısı gözüken ülkemiz bile doğalgazının %70 gibi bir kısmını Rusya’dan karşılyor.Asya da bu zamana kadar herşeyi durup seyretmedi onlarda bir işbirliği örgütü kurdu,içinde Rusya,İran,Hindistan,Çin gibi ülkelerin bulunduğu sağlam bir birlik.Rusya’nın Güney Osetya ve Abhazya’yı resmen tanıması ve batının resti üzerine Şanghay işbirliği örgütü Tacikistan’da toplandı,gelen sert tepkilere karşı Rusya birliğin desteğini isteyecek.Batı ise bu durumdan oldukça rahatsız ve ne olacağı konusunda tedirgin fakat Rusya hızını almış ve yeniden ben burdayım demekten hiç geri kalacağa benzemiyor.

Ağustos 22, 2008

Kemalizm ve Ulusalcılık

Kategori: Türkiye — imotep41 @ 12:11 pm
Tags: , , , , , ,

Çağdaş anlamda “ulus” , feodal düzenden çıkılırken doğmuştur. Kapalı-yöresel tarım ekonomilerinden ulusal Pazar ekonomisine geçilirken, insanlar ülke düzeyinde birbirleriyle ilişki içine girdiler. Aynı topluma ait olmanın bilinci gelişti. “Biz” duygusu, derebeyliğin bölgesel sınırlarından ulusal sınırlara kadar genişledi. Bölgesel diller Latince ile birleşerek ulusal dile dönüştü. Ortak dil ve aynı yurdu paylaşmanın bilinci, giderek ulusal kültürü doğurdu. Ve ulusal kültür de “ulus” u yarattı. Bu oluşum süreci içinde, ne “ırk”ın ne de “din”in doğrudan bir rolü olmuştur!
Ulusal devlet, aynı zamanda yüz yüze ilişkilerin önemini yitirdiği bir çerçeveydi. Kurumsal ilişkiler içinde, birey kendisini çok daha güçsüz ve yalnız hissediyordu. Dayanışma duygusuna, manevi dayanağa olan gereksinmesi artmıştı. İşte, yurtseverliği giderek milliyetçiliğe dönüştüren bu ortamdır. Ulusçuluk, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir ve giderek “egemenlik ulusundur” ilkesini gündeme getirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çokuluslu yapısı içinde Türk milliyetçiliği çok geç gelişti. Çünkü ne derebeylikten ulusal devlete geçme durumu, ne de bir bağımsızlık savaşımı gereksinmesi vardı. Üstelik imparatorluğun dağılmasını önlemek için, etnik kökenlere önem vermemeye, özellikle de Türk öğesini vurgulamamaya özen gösterilmekteydi. İmparatorluk halkalarının çoğunluğunu Müslümanlar oluşturduğu için: “millet” değil, inananların birliğini vurgulayan “ümmet” ülküsü ön plana çıkarılıyordu.
Süleyman Nazif gibi bir Osmanlı aydını bile şöyle demiştir:” Önce Müslüman, sonra Osmanlı, sonra Türk’üm..” Kız kardeşini Türk olmayan bir Müslüman’a verebileceğini, ama Müslüman olmayan bir Türk’e vermeyeceğini söylemiştir.
Batı Avrupa’da toplumsal-ekonomik gelişmeler sonucu önce ulus olgusu doğmuş, sonra o ulusa uygun bir ulusal devletin yaratılması açısından, ulusçu ideoloji bir işlev görmüştür. Türkiye’de ise durum tersineydi. Önce geleneksel kurumların yıkıntıları üzerinde yeni bir devlet kuruldu; sonra bu devlet “ulus”u yaratmaya çalıştı. (Geri kalmış ülkeler açısından durum hemen her zaman aynıdır.)
Eski Türklerde oldukça gelişmiş bir “ulusal bilinç” bulunduğunu gösteren kanıtlar var. Örneğin, sekizinci yüzyıldan kalmış olan Orhun Anıtları arı bir Türkçe ile yazıldığı gibi, bütün Türkleri birleştirmek gibi bir ülküyü de yansıtıyordu.Oysa aynı tarihlerde Avrupa’da yaşayan toplumlarda, ne böyle gelişmiş bir arı dil, ne de bu düzeyde bir “ulusal bilinç” vardı.
Türklerde “ulus bilinci” nin gerilemesinin 1453′lerden, yani İstanbul’un fethinden başladığını söylemek yanlış olmaz. Artık çokuluslu bir yapı içinde “devşirme sistemi” egemen olacak, Türk öğesi bilinçli bir çaba ile geri plana itilecekti. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu içinde, sadece Türkler iktidarı denetleyip sınırlayabilecek durumdaydılar. Fatih’ten başlayarak, iki yüzyılı aşkın bir süre, doğuştan Türk olan hemen hiçbir kimse sadrazamlığa getirilmedi.
Yusuf Akçora, 1911 yılında şu satırları yazmıştır: ” Vatan ve millet idealini biz mekteplerimizden değil, tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplardan, yahut etrafımızda, içimizde yaşayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik.” Gerçekten de, Türk milliyetçiliği bir iç gelişmeden çok dış etkilerin sonucu filizlenmiştir.
Kırım ve Kazan Türkleri başta olmak üzere, Çarlık Rusyası’nda yaşayan Türk topluluklarında “ulus bilinci” Osmanlı Türkleri’nden önce gelişti. Bunda, özellikle Çar 3. Aleksander ile başlayan milliyetçi baskıların önemli rolü vardı. Ruslar ve Ortodokslar dışındaki ulus ve dinlere hoşgörü gösterilmemesi, bu ülkede yaşayan Türkleri milliyetçi tepkilere itmekte gecikmedi.
Kırımlı İsmail Gaspıralı, 1883′te çıkardığı “Tercüman” gazetesinde, Türk ulusunun kendi dilini koruyarak Batılılaşması gerektiğini savunuyordu. Türk dili, Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden geçmiş sözcüklerden giderek arındırılmalıydı. Türk kadınına özgürlük ve erkeklerle eşit haklar verilmesi de, Gaspıralı’nın hedefleri arasındaydı. Bir Azeri Türkü olan Hüseyinzade Ali Bey de, Türk milliyetçiliğinin doğuşunda önemli yeri olan isimlerdendir ve Ziya Gökalp’i çok etkilemiştir.
Türk ulusçuluğunun gelişmesinde ikinci önemli etkiyi Rumeli’nin kaybının yaptığını söyleyebiliriz. Evlerini, topraklarını terk ederek anayurda gelmek zorunda kalan Rumelili Türkler, kendilerine yapılan eziyeti dile getirerek, milliyetçi duyguların doğmasına katkı yapmışlardır. Ama uzaktaki yurtlarına “Turan” adını vererek, bir bakıma Turancılık akımının başlatıcısı olan Macarlar’dır. 1910′da Kont Telaki Pal’in başkanlığında kurulan Turan Derneği’nin “Turan” adlı yayın organının ön kapağı Macarca, arka kapağı eski yazı Türkçe yayımlanmıştır.
Gecikmiş Türk milliyetçiliği, kuşkusuz ki sadece dış etkenlerin dolaylı bir ürününü, bir tür tepki ideolojisi sayılamaz. Ali Engin Oba’nın da dediği gibi, Türk ulusçuluğu, aynı zamanda “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmak üzere olduğunun Türk aydınlarınca hissedilmeye başlandığı bir dönemde, bu çöküşü engellemek için aranan çarelerden biri olarak ortaya çıkmış” tır.
Kemalist ulusçuluk, işte bu birikimin, bu sürecin bir ürünüdür. Ama giderek Mustafa Kemal’in damgasını taşımış, kendine özgü bir nitelik kazanmıştır.
Kemalizmin “ulusçuluk ilkesi, hani gereksinmeyi ya da gereksinmeleri karşılıyordu?
Bağımsızlık ve çağdaşlaşmak!.. Bağımsızlığını kazanamayan bir toplum, kendi “iç dinamikleri” ile gelişemezdi.Ne olanaklarının tümünü kendi gelişmesi için kullanabilir, ne de kendi çıkarlarını dış güçlerin çıkarlarının önüne geçirebilirdi. Öyleyse ilk aşama “bağımsızlık”tı. Atatürk bağımsızlığı sadece “siyasal” bağımsızlık olarak anlamıyor, “tam” bağımsızlığı savunuyordu. Ekonomik bağımsızlığına sahip bulunmayan bir toplum, siyasal açıdan da tam bağımsız olamazdı.
Şöyle diyordu:”Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasi, mali, iktisadi, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyet demektir.”
Türk Kurtuluş Savaşı, Hindistan’dan Cezayir’e, hemen tüm esir halkların aydınlarında heyecan yaratmış, bir “umut” ışığı oluşturmuştur. Bu güçlü Batı’ya, emperyalist devletlere karşı kazanılan ilk bağımsızlık hareketiydi. Bu nedenle de, giderek “evrensel” bir önem kazandı. Atatürk, tüm sömürge durumundaki ülkelerin, kendi deyimiyle “mazlum milletler”in birer birer bağımsızlıklarını kazanacağını çok önceden tahmin etmişti.
Kemalist ulusçuluk anlayışının dışa yönelik hedefi, “çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmak”tı. Mustafa Kemal, nasıl kendi ulusu için eşitlik istiyorsa, tüm uluslar için de eşitliği savunuyordu. Saldırgan değil barışçı, başka ulusları egemenlik altına almaya değil özgürleştirmeye yönelik bir ulusçuluk anlayışına sahipti. “Biz kimsenin düşmanı değiliz, yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız” demekteydi. O’na göre, Türk yurttaşı önce kendi ulusunun varlığı ve mutluluğu için çalışmalı; ama aynı zamanda, başka ulusların barış içinde gelişmesinden de yana olmalıydı. “Yurtta barış, dünyada barış” sözü Kemalist ulusçuluğun özünü iyi yansıtıyordu.
Atatürk, insancıl ve evrensel bir ulusçuluk anlayışına sahipti. İnsanlığa şöyle bir gelecek vaat ediyordu:”Sömürgecilik ve yayılmacılık yeryüzünden yok olacak ve yerlerine, uluslar arasında hiçbir renk, din, soy farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır.”
Kemalist ulusçuluğun içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus yaratmaktı. Ve Atatürk’ün insanlar arasında “renk, din, ve soy farkı” gözetmemek gerektiğine olan inancı, O’nun “ulus” anlayışına da elbette yansıyacaktı. O anlayışta ne “ırk”a yer vardı, ne “din”e. Bir “ulus”u var eden temel öğeler olarak; ortak geçmiş, ortak dil(anadil değil) ve ortak kültür sayılıyordu. Ve böyle bir anlayış, sadece ulusların doğuş sürecindeki tarihsel gerçeklere uymakla kalmıyor; aynı zamanda Anadolu gerçeğine de uygun düşüyordu.
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türklerin sayısı, o tarihteki Anadolu nüfusunun sadece yüzde 10′u kadardı. Sultan Orhan’dan sonra, Osmanlı padişahlarının çoğu yabancı kadınlarla evlenmişlerdi; tahta geçenlerin çoğunun anneleri Türk değildi. Anadolu insanı bin yıl boyunca öylesine karışmıştı ki, kimin “safkan” hangi kökenden olduğunu belirlemek olanağı kalmamıştı. Ve zaten böyle bir belirlemenin de hiçbir anlamı yoktu.
Bugün Iraklı da Arap’tır Cezayirli de. Yani ikisi de aynı “ırk”tandır. Ama aynı “ulus”tan değildir. Çünkü bir ulusu ulus yapan dayanışma duygusuna, benzer biçimde duyup düşünüp davranmak alışkanlığına sahip değildir. Ama Cezayirli Berberi ile Cezayirli Arap aynı ulustandır.
Atatürk, Anadolu’nun geçmiş bütün kültürlerine, Türk ulusunun ortak “miras”ı olarak sahip çıkarken; aynı zamanda Anadolu’da yaşayan herkesin, bu ulusun “asıl” üyesi olduğunu da vurgulamış oluyordu.
Atatürk’ün “ulus” anlayışına ne ırk ne de din öğesini katmasının doğruluğunu, Bosna faciasını yaşarken bir kez daha anlıyoruz. Müslüman Boşnakları acımasızca öldüren, kadınlarının kızlarının ırzına geçen, evlerini eşyalarını yağmalayıp yakan Sırplar başka bir “ırk”tan mıdır? Boşnak da Sırp da Slav kökenli değil midir? İkisi de aynı dili konuşmamakta mıdır?
Bosna örneğinde görülüyor ki; “ırk” birliği “bir ulus”un oluşmasına nasıl yetmiyorsa, “din” ayrımının öne çıkarılması da, bir “ulus”un ortaya çıkmasını engelleyebilmektedir. Oysa Ziya Gökalp bile, Batı’nın tekniğini, İslamın dinini, Türk’ün kültürünü bir araya getirerek bir
“ulus” yaratmak düşüncesindeydi.
Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada, Türk, Kürt, Laz, Çerkes birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında hep “Türkiye milleti” deyimini kullanmıştır. Daha sonraları, karmaşık bir etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde de, örneğin “Ne mutlu Türk olana” dememiş, “Ne mutlu Türk’üm diyene” demiştir.Onun için “Türk”, Anadolu toprakları üzerinde yaşayan, “kederde, kıvançta” dayanışma içinde olan insanların “ortak” adıdır. 1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de “ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür.”
Atatürk, ulus kavramına “din” öğesini dahil etmemesini ise şöyle savunuyordu: “Türkler İslam dinini kabul etmeden de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Hz. Muhammed’in kurduğu dinin amacı, bütün milliyetlerin üzerinde, hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi.”
Peki bir “ulus” olmak niçin bu kadar önemliydi?
Çünkü “çağdaş” toplum olabilmenin ilk koşulu, uluslaşma aşamasını geride bırakmaktı. Üstelik “ulus” olma, aynı zamanda “demokrasi” ye geçebilmenin de bir ön koşulu idi. Aşiret, boy, kabile aşamasını geride bırakmadan çağdaşlaşabilmek, demokratik bir toplum oluşturmak olanaksızdı.                                                                                                               

                                                                                                                 A.TANER KIŞLALI

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                             

Ağustos 15, 2008

Sınav

Kategori: Türkiye — imotep41 @ 8:19 am
Tags: , , , , , , , , , ,

Bir ülke düşünün ki orta halli, ekonomisi kötü ve çalışmaya ihtiyacı olan işte bu ülke Türkiye.Bu durumda olan bir ülkede en öncelikli olan şey çalışmak,iş gücünden faydalanmak olması gerektiği halde tam tersi bir durum hakim çünkü devlet her bireyin prof. olana kadar okumasını istiyor ya çok iyi niyetliler yada biz çok safız.Eğitimini sürdüren öğrencilerin çok olması devlete ne kazanç getirir öncelikle bunu düşünmek gerekli,ilk olarak ülkemizdeki en büyük sorun olan işsizlik bunca insanın harcanmasının asıl sebebi çünkü devlet insanların daha çok okumasını iş isteyecek insan sayısını düşürmek için yapıyor İtalya gibi bir ülkede üniversite mezunu Türkiye’ye oranla aşagılarda çünkü vatandaşlar liseyi bitirdikleri zaman çok rahat bir iş sahibi olabiliyorlar bu durumda yersiz okumayı engelliyor.Ülkemizde ise durum gerçekten bambaşka bir durumda hem eğitimin olabildiğince uzun sürmesini istiyorlar hemde üniversiteye girmek için en zor yolları insanların önüne koyuyorlar.Bir sorunun değeri nasıl başka bir sorunun değerinden fazla olabilir hala anlayabilmiş değilim.Tek temennim anneler,babalar artık her insanın müdür olamayacağını anlaması ve bu tuzaktan kaçması.

Ağustos 13, 2008

Savaş

Kategori: Türkiye — imotep41 @ 1:04 pm
Tags: , , , , , , , ,

Gürcistan’ın yersiz ve gereksiz olarak yaptığı hamle ona çok pahalıya mal olacağa benziyor,Rusya başbakanı Vladimir Putin bunun sinyallerini ilk hareket sonrasında vermişti.Türkiye bu olayda her ne olursa olsun kesinlikle zararlı çıkacak olan taraftı çünkü Gürcistan’dan boru hattı geçiyor Rusya’dan da doğalgaz ihtiyacının çok büyük bir bölümünü karşılıyor ama zararsız olarak atlattık bunu(rusya nın hattı bombalamsı hariç) .Savaş konuları olduğunda aklıma hep Jean Paul Sartre’nin bir lafa gelir “Savaşı zenginler çıkarır yoksullar ölür”.Bu savaşta yine suçsuz sivil halkı yıktı ve onları evinden etti.Gürcistan’da umarım gerekli dersi almıştır. Saakaşvili eğer koltuğunda kalırsa bir daha yaptıklarında kimseye güvenmeden hareket etmesi gerektiğini kavrar.

Ağustos 8, 2008

Maç bitmedi !!!

Kategori: Türkiye — imotep41 @ 12:08 pm
Tags: , , , , , ,

Başsavcı sayın Abdurraman Yalçınkaya bu davanın sonucundan pek memnun kalmamış gözüküyor,anayasa mahkemesinin gerekçeli kararı açıklaması ile birlikte bu ortaya çıkacak.Başsavcı peki ne yapabilir ;ilk olarak laikliğe karşı AKP nin odak olmasını sağlayan kişilerin partiden ihraç edilmesini isteyebilir,ikinci olarak ihraç kararı çıkmaması durumunda yeniden kapatma davası açabilir.AKP nin laiklige karşı odak olması suçu bu kadar hafif bir ceza ile geçiştirilemeyecek oranda büyük bir suç,bu olay şöyle daha güzel açıklanır mecliste ettiği yemini çignemek gibi bir suç,kendi sözünü yemek açıkça.Başsavcı umarım bu yeminini çigneyenlerin gerekli cezayı alması için bir başvuruda bulunur.

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.