Türkiye Cumhuriyeti devleti hiçbir zaman böyle bir iktidar görmeyecek çok kesin ve sert bir giriş ama bu net olarak gözüküyor.Bir devlet başbakanı hemde muhafazakar oldugunu söyleyen bir başbakan benim bile ne kadar karşısında bile olsam yok yapmaz diyeceğim şeylerle anılıyor.Deniz Feneri davasında kişilerin hepsi başbakan gibi düşünen ve din ile para toplayan insanlar,bu davada şu anda direkt başbakanı suçlamak çok adaletli olmayabilir fakat onun iktidarda olduğu bir dönemde bunların olması ve bu işin suçlularının Türkiye’de olduğunu bizzat mahkemede söylenmesi çok kötü.Bir ülkede namussuz insanlar tabiki olabilir bu normal fakat hala bunun hakkında bir hareketin hukuk alanında ve siyaset alanında olmaması bir başka düşündürücü konu.Son yapılan seçim anketlerinde akp nin kararsılar dağıtılmadığı zaman oyu %32 civarında bu insanların yolsuzluk konusunda ne kadar hassas olduğunu gösteriyor.Şaban Dişli’nin gelen istifasıda bazı şeyleri kabullenme gibi algılandı halk tarafından eğer ki bu hızla yerel seçimlere girilirse ciddi bir oy kaybı akp için çok olası.CHP ise ilk defa başarılı muhalefet yapıyor Dişli’den gelen istifa,Deniz Feneri davasında avukat gibi bizzat mahkemede bulunup inceleme yapması çok başarılı hamleler fafat bu başarılarda açık şekilde bir kişiyi tebrik etmek gerekir Kemal Kılıçdaroğlu,canla başla ugraşıyor bulduğu herşeyi insanlara sunuyor ve akp yi bayağı zorluyor.Sanırım şuan başbakanın en sevmediği isim Baykal değil onun başkanvekili.
Eylül 16, 2008
Fener’in Işıkları AKP’yi Eritiyor
Ağustos 22, 2008
Kemalizm ve Ulusalcılık
Çağdaş anlamda “ulus” , feodal düzenden çıkılırken doğmuştur. Kapalı-yöresel tarım ekonomilerinden ulusal Pazar ekonomisine geçilirken, insanlar ülke düzeyinde birbirleriyle ilişki içine girdiler. Aynı topluma ait olmanın bilinci gelişti. “Biz” duygusu, derebeyliğin bölgesel sınırlarından ulusal sınırlara kadar genişledi. Bölgesel diller Latince ile birleşerek ulusal dile dönüştü. Ortak dil ve aynı yurdu paylaşmanın bilinci, giderek ulusal kültürü doğurdu. Ve ulusal kültür de “ulus” u yarattı. Bu oluşum süreci içinde, ne “ırk”ın ne de “din”in doğrudan bir rolü olmuştur!
Ulusal devlet, aynı zamanda yüz yüze ilişkilerin önemini yitirdiği bir çerçeveydi. Kurumsal ilişkiler içinde, birey kendisini çok daha güçsüz ve yalnız hissediyordu. Dayanışma duygusuna, manevi dayanağa olan gereksinmesi artmıştı. İşte, yurtseverliği giderek milliyetçiliğe dönüştüren bu ortamdır. Ulusçuluk, aynı topraklar üzerinde benzer koşulları paylaşan insanların, dışa karşı korunma ve dayanışma gereksinmelerini karşılayan bir ideolojidir ve giderek “egemenlik ulusundur” ilkesini gündeme getirmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çokuluslu yapısı içinde Türk milliyetçiliği çok geç gelişti. Çünkü ne derebeylikten ulusal devlete geçme durumu, ne de bir bağımsızlık savaşımı gereksinmesi vardı. Üstelik imparatorluğun dağılmasını önlemek için, etnik kökenlere önem vermemeye, özellikle de Türk öğesini vurgulamamaya özen gösterilmekteydi. İmparatorluk halkalarının çoğunluğunu Müslümanlar oluşturduğu için: “millet” değil, inananların birliğini vurgulayan “ümmet” ülküsü ön plana çıkarılıyordu.
Süleyman Nazif gibi bir Osmanlı aydını bile şöyle demiştir:” Önce Müslüman, sonra Osmanlı, sonra Türk’üm..” Kız kardeşini Türk olmayan bir Müslüman’a verebileceğini, ama Müslüman olmayan bir Türk’e vermeyeceğini söylemiştir.
Batı Avrupa’da toplumsal-ekonomik gelişmeler sonucu önce ulus olgusu doğmuş, sonra o ulusa uygun bir ulusal devletin yaratılması açısından, ulusçu ideoloji bir işlev görmüştür. Türkiye’de ise durum tersineydi. Önce geleneksel kurumların yıkıntıları üzerinde yeni bir devlet kuruldu; sonra bu devlet “ulus”u yaratmaya çalıştı. (Geri kalmış ülkeler açısından durum hemen her zaman aynıdır.)
Eski Türklerde oldukça gelişmiş bir “ulusal bilinç” bulunduğunu gösteren kanıtlar var. Örneğin, sekizinci yüzyıldan kalmış olan Orhun Anıtları arı bir Türkçe ile yazıldığı gibi, bütün Türkleri birleştirmek gibi bir ülküyü de yansıtıyordu.Oysa aynı tarihlerde Avrupa’da yaşayan toplumlarda, ne böyle gelişmiş bir arı dil, ne de bu düzeyde bir “ulusal bilinç” vardı.
Türklerde “ulus bilinci” nin gerilemesinin 1453′lerden, yani İstanbul’un fethinden başladığını söylemek yanlış olmaz. Artık çokuluslu bir yapı içinde “devşirme sistemi” egemen olacak, Türk öğesi bilinçli bir çaba ile geri plana itilecekti. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu içinde, sadece Türkler iktidarı denetleyip sınırlayabilecek durumdaydılar. Fatih’ten başlayarak, iki yüzyılı aşkın bir süre, doğuştan Türk olan hemen hiçbir kimse sadrazamlığa getirilmedi.
Yusuf Akçora, 1911 yılında şu satırları yazmıştır: ” Vatan ve millet idealini biz mekteplerimizden değil, tesadüfen elimize geçen ecnebi kitaplardan, yahut etrafımızda, içimizde yaşayan yabancı milletlerin faaliyetlerinden öğrendik.” Gerçekten de, Türk milliyetçiliği bir iç gelişmeden çok dış etkilerin sonucu filizlenmiştir.
Kırım ve Kazan Türkleri başta olmak üzere, Çarlık Rusyası’nda yaşayan Türk topluluklarında “ulus bilinci” Osmanlı Türkleri’nden önce gelişti. Bunda, özellikle Çar 3. Aleksander ile başlayan milliyetçi baskıların önemli rolü vardı. Ruslar ve Ortodokslar dışındaki ulus ve dinlere hoşgörü gösterilmemesi, bu ülkede yaşayan Türkleri milliyetçi tepkilere itmekte gecikmedi.
Kırımlı İsmail Gaspıralı, 1883′te çıkardığı “Tercüman” gazetesinde, Türk ulusunun kendi dilini koruyarak Batılılaşması gerektiğini savunuyordu. Türk dili, Arapça, Farsça ve diğer yabancı dillerden geçmiş sözcüklerden giderek arındırılmalıydı. Türk kadınına özgürlük ve erkeklerle eşit haklar verilmesi de, Gaspıralı’nın hedefleri arasındaydı. Bir Azeri Türkü olan Hüseyinzade Ali Bey de, Türk milliyetçiliğinin doğuşunda önemli yeri olan isimlerdendir ve Ziya Gökalp’i çok etkilemiştir.
Türk ulusçuluğunun gelişmesinde ikinci önemli etkiyi Rumeli’nin kaybının yaptığını söyleyebiliriz. Evlerini, topraklarını terk ederek anayurda gelmek zorunda kalan Rumelili Türkler, kendilerine yapılan eziyeti dile getirerek, milliyetçi duyguların doğmasına katkı yapmışlardır. Ama uzaktaki yurtlarına “Turan” adını vererek, bir bakıma Turancılık akımının başlatıcısı olan Macarlar’dır. 1910′da Kont Telaki Pal’in başkanlığında kurulan Turan Derneği’nin “Turan” adlı yayın organının ön kapağı Macarca, arka kapağı eski yazı Türkçe yayımlanmıştır.
Gecikmiş Türk milliyetçiliği, kuşkusuz ki sadece dış etkenlerin dolaylı bir ürününü, bir tür tepki ideolojisi sayılamaz. Ali Engin Oba’nın da dediği gibi, Türk ulusçuluğu, aynı zamanda “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmak üzere olduğunun Türk aydınlarınca hissedilmeye başlandığı bir dönemde, bu çöküşü engellemek için aranan çarelerden biri olarak ortaya çıkmış” tır.
Kemalist ulusçuluk, işte bu birikimin, bu sürecin bir ürünüdür. Ama giderek Mustafa Kemal’in damgasını taşımış, kendine özgü bir nitelik kazanmıştır.
Kemalizmin “ulusçuluk ilkesi, hani gereksinmeyi ya da gereksinmeleri karşılıyordu?
Bağımsızlık ve çağdaşlaşmak!.. Bağımsızlığını kazanamayan bir toplum, kendi “iç dinamikleri” ile gelişemezdi.Ne olanaklarının tümünü kendi gelişmesi için kullanabilir, ne de kendi çıkarlarını dış güçlerin çıkarlarının önüne geçirebilirdi. Öyleyse ilk aşama “bağımsızlık”tı. Atatürk bağımsızlığı sadece “siyasal” bağımsızlık olarak anlamıyor, “tam” bağımsızlığı savunuyordu. Ekonomik bağımsızlığına sahip bulunmayan bir toplum, siyasal açıdan da tam bağımsız olamazdı.
Şöyle diyordu:”Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasi, mali, iktisadi, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyet demektir.”
Türk Kurtuluş Savaşı, Hindistan’dan Cezayir’e, hemen tüm esir halkların aydınlarında heyecan yaratmış, bir “umut” ışığı oluşturmuştur. Bu güçlü Batı’ya, emperyalist devletlere karşı kazanılan ilk bağımsızlık hareketiydi. Bu nedenle de, giderek “evrensel” bir önem kazandı. Atatürk, tüm sömürge durumundaki ülkelerin, kendi deyimiyle “mazlum milletler”in birer birer bağımsızlıklarını kazanacağını çok önceden tahmin etmişti.
Kemalist ulusçuluk anlayışının dışa yönelik hedefi, “çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmak”tı. Mustafa Kemal, nasıl kendi ulusu için eşitlik istiyorsa, tüm uluslar için de eşitliği savunuyordu. Saldırgan değil barışçı, başka ulusları egemenlik altına almaya değil özgürleştirmeye yönelik bir ulusçuluk anlayışına sahipti. “Biz kimsenin düşmanı değiliz, yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız” demekteydi. O’na göre, Türk yurttaşı önce kendi ulusunun varlığı ve mutluluğu için çalışmalı; ama aynı zamanda, başka ulusların barış içinde gelişmesinden de yana olmalıydı. “Yurtta barış, dünyada barış” sözü Kemalist ulusçuluğun özünü iyi yansıtıyordu.
Atatürk, insancıl ve evrensel bir ulusçuluk anlayışına sahipti. İnsanlığa şöyle bir gelecek vaat ediyordu:”Sömürgecilik ve yayılmacılık yeryüzünden yok olacak ve yerlerine, uluslar arasında hiçbir renk, din, soy farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır.”
Kemalist ulusçuluğun içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus yaratmaktı. Ve Atatürk’ün insanlar arasında “renk, din, ve soy farkı” gözetmemek gerektiğine olan inancı, O’nun “ulus” anlayışına da elbette yansıyacaktı. O anlayışta ne “ırk”a yer vardı, ne “din”e. Bir “ulus”u var eden temel öğeler olarak; ortak geçmiş, ortak dil(anadil değil) ve ortak kültür sayılıyordu. Ve böyle bir anlayış, sadece ulusların doğuş sürecindeki tarihsel gerçeklere uymakla kalmıyor; aynı zamanda Anadolu gerçeğine de uygun düşüyordu.
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türklerin sayısı, o tarihteki Anadolu nüfusunun sadece yüzde 10′u kadardı. Sultan Orhan’dan sonra, Osmanlı padişahlarının çoğu yabancı kadınlarla evlenmişlerdi; tahta geçenlerin çoğunun anneleri Türk değildi. Anadolu insanı bin yıl boyunca öylesine karışmıştı ki, kimin “safkan” hangi kökenden olduğunu belirlemek olanağı kalmamıştı. Ve zaten böyle bir belirlemenin de hiçbir anlamı yoktu.
Bugün Iraklı da Arap’tır Cezayirli de. Yani ikisi de aynı “ırk”tandır. Ama aynı “ulus”tan değildir. Çünkü bir ulusu ulus yapan dayanışma duygusuna, benzer biçimde duyup düşünüp davranmak alışkanlığına sahip değildir. Ama Cezayirli Berberi ile Cezayirli Arap aynı ulustandır.
Atatürk, Anadolu’nun geçmiş bütün kültürlerine, Türk ulusunun ortak “miras”ı olarak sahip çıkarken; aynı zamanda Anadolu’da yaşayan herkesin, bu ulusun “asıl” üyesi olduğunu da vurgulamış oluyordu.
Atatürk’ün “ulus” anlayışına ne ırk ne de din öğesini katmasının doğruluğunu, Bosna faciasını yaşarken bir kez daha anlıyoruz. Müslüman Boşnakları acımasızca öldüren, kadınlarının kızlarının ırzına geçen, evlerini eşyalarını yağmalayıp yakan Sırplar başka bir “ırk”tan mıdır? Boşnak da Sırp da Slav kökenli değil midir? İkisi de aynı dili konuşmamakta mıdır?
Bosna örneğinde görülüyor ki; “ırk” birliği “bir ulus”un oluşmasına nasıl yetmiyorsa, “din” ayrımının öne çıkarılması da, bir “ulus”un ortaya çıkmasını engelleyebilmektedir. Oysa Ziya Gökalp bile, Batı’nın tekniğini, İslamın dinini, Türk’ün kültürünü bir araya getirerek bir
“ulus” yaratmak düşüncesindeydi.
Atatürk ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı bir konuşmada, Türk, Kürt, Laz, Çerkes birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında hep “Türkiye milleti” deyimini kullanmıştır. Daha sonraları, karmaşık bir etnik yapıdan kendine güvenen çağdaş bir ulus yaratmak için çaba gösterdiğinde de, örneğin “Ne mutlu Türk olana” dememiş, “Ne mutlu Türk’üm diyene” demiştir.Onun için “Türk”, Anadolu toprakları üzerinde yaşayan, “kederde, kıvançta” dayanışma içinde olan insanların “ortak” adıdır. 1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de “ulus, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür.”
Atatürk, ulus kavramına “din” öğesini dahil etmemesini ise şöyle savunuyordu: “Türkler İslam dinini kabul etmeden de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Hz. Muhammed’in kurduğu dinin amacı, bütün milliyetlerin üzerinde, hepsini kapsayan bir ümmet siyaseti idi.”
Peki bir “ulus” olmak niçin bu kadar önemliydi?
Çünkü “çağdaş” toplum olabilmenin ilk koşulu, uluslaşma aşamasını geride bırakmaktı. Üstelik “ulus” olma, aynı zamanda “demokrasi” ye geçebilmenin de bir ön koşulu idi. Aşiret, boy, kabile aşamasını geride bırakmadan çağdaşlaşabilmek, demokratik bir toplum oluşturmak olanaksızdı.
A.TANER KIŞLALI
Ağustos 15, 2008
Sınav
Bir ülke düşünün ki orta halli, ekonomisi kötü ve çalışmaya ihtiyacı olan işte bu ülke Türkiye.Bu durumda olan bir ülkede en öncelikli olan şey çalışmak,iş gücünden faydalanmak olması gerektiği halde tam tersi bir durum hakim çünkü devlet her bireyin prof. olana kadar okumasını istiyor ya çok iyi niyetliler yada biz çok safız.Eğitimini sürdüren öğrencilerin çok olması devlete ne kazanç getirir öncelikle bunu düşünmek gerekli,ilk olarak ülkemizdeki en büyük sorun olan işsizlik bunca insanın harcanmasının asıl sebebi çünkü devlet insanların daha çok okumasını iş isteyecek insan sayısını düşürmek için yapıyor İtalya gibi bir ülkede üniversite mezunu Türkiye’ye oranla aşagılarda çünkü vatandaşlar liseyi bitirdikleri zaman çok rahat bir iş sahibi olabiliyorlar bu durumda yersiz okumayı engelliyor.Ülkemizde ise durum gerçekten bambaşka bir durumda hem eğitimin olabildiğince uzun sürmesini istiyorlar hemde üniversiteye girmek için en zor yolları insanların önüne koyuyorlar.Bir sorunun değeri nasıl başka bir sorunun değerinden fazla olabilir hala anlayabilmiş değilim.Tek temennim anneler,babalar artık her insanın müdür olamayacağını anlaması ve bu tuzaktan kaçması.
Ağustos 13, 2008
Savaş
Gürcistan’ın yersiz ve gereksiz olarak yaptığı hamle ona çok pahalıya mal olacağa benziyor,Rusya başbakanı Vladimir Putin bunun sinyallerini ilk hareket sonrasında vermişti.Türkiye bu olayda her ne olursa olsun kesinlikle zararlı çıkacak olan taraftı çünkü Gürcistan’dan boru hattı geçiyor Rusya’dan da doğalgaz ihtiyacının çok büyük bir bölümünü karşılıyor ama zararsız olarak atlattık bunu(rusya nın hattı bombalamsı hariç) .Savaş konuları olduğunda aklıma hep Jean Paul Sartre’nin bir lafa gelir “Savaşı zenginler çıkarır yoksullar ölür”.Bu savaşta yine suçsuz sivil halkı yıktı ve onları evinden etti.Gürcistan’da umarım gerekli dersi almıştır. Saakaşvili eğer koltuğunda kalırsa bir daha yaptıklarında kimseye güvenmeden hareket etmesi gerektiğini kavrar.
Ağustos 8, 2008
Maç bitmedi !!!
Başsavcı sayın Abdurraman Yalçınkaya bu davanın sonucundan pek memnun kalmamış
gözüküyor,anayasa mahkemesinin gerekçeli kararı açıklaması ile birlikte bu ortaya çıkacak.Başsavcı peki ne yapabilir ;ilk olarak laikliğe karşı AKP nin odak olmasını sağlayan kişilerin partiden ihraç edilmesini isteyebilir,ikinci olarak ihraç kararı çıkmaması durumunda yeniden kapatma davası açabilir.AKP nin laiklige karşı odak olması suçu bu kadar hafif bir ceza ile geçiştirilemeyecek oranda büyük bir suç,bu olay şöyle daha güzel açıklanır mecliste ettiği yemini çignemek gibi bir suç,kendi sözünü yemek açıkça.Başsavcı umarım bu yeminini çigneyenlerin gerekli cezayı alması için bir başvuruda bulunur.